logo

“-SAKAT OLMASIN YETER..!”

Bismillâhirrahmânirrahîm. Hamd Allah’a, salât ve selâm Rasûlullah’a, Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi tüm Saygıdeğer Okurlarımın üzerine olsun.

Bu başlık tuhaf gelmiştir okuyanlara. İzah edeyim efendim… Vaktiyle değerli ağabeyim Sn. Hikmet YAZICI Beyefendi Müftüm bir hatırasını anlatmıştı… Bu hatırayı Zat-ı Âlilerinin izniyle sizlerle paylaşmayı arzu ettim…

Tekerlekli sandalye ile hayatını idame ettirebilen engelli bir hanımefendi, Hikmet Bey’i ziyaretinde hüngür hüngür ağlamaktadır… Kadıncağıza ağlama sebebi sorulunca, başından geçeni şöyle nakletmektedir:

Arkadaşlar arasında “gün” ziyaretlerimiz vardı. Dün sıra bana gelmişti. Zorlanarak da olsa tekerlekli sandalyemde ikramlar hazırlamıştım. Misafirlerim geldiğinde ortamımız harikaydı. Gruptaki bir arkadaşımız ise hamileydi. Beklediği bebeğin cinsiyetini sorulunca;

“-Cinsiyetini söylememesini doktorumuzdan rica ettik. Kız ya da erkek fark etmez. Sağlıklı doğsun, Sakat olmasın yeter!” diye cevap verdi.

Hocam! Benim tekerlekli sandalyeyle gezerek önüne koyduğum ikramları da yer dururken, bu kadın bunu nasıl söyleyebilir… Benim suçum ne ki Allah beni sakat bıraktı! Ben çok mu günahkârım Hocam!

O engelli kadıncağızın durumunu anlayabiliyor musunuz? Bereket versin ki; Sn Müftüm tecrübeleri ve nev’-i şahsına münhasır nazik üslûbu ile yardım ederek bu kadıncağızın isyana düşmesini önlemiş.

Hamile kadının söyledikleri, o engelli kadının bulunmadığı, mesela erkeğin kızdan üstün tutulduğu bir ortamda söylense; erdemli bir tutum olurdu. Ancak doğruyu doğru zamanda ve zeminde, doğru kişiye, doğru yöntemlerle söylemek çok önemlidir. Buna dikkat edilmediği için, çocukta cinsiyet ayrımı yapılmamasını öğütleyen örnek bir söz, engelli ve belki de tıbben anne olamayan bir kadının bulunduğu ortamda söylenince yakışıksız olabiliyor.

Hepimiz birer engelli adayıyız. O yüzden hepimizi düşündürsün diye hamile kadının sözünü yazıma başlık yaptım. Engelli olmayanlar, kendilerini bir an için engelli varsaysınlar. Bu durumda “-Sakat olmasın yeter!” sözü kendilerine dense ne hissederlerdi acaba! Şuursuzca ağzımızdan çıkan bazı sözlerimizle engelli kardeşlerimizi nasıl da incitiyoruz!

Engellilik; Rabbimizin hikmeti gereği bazı kullarına verdiği bir imtihandır. Zihinsel olabileceği gibi, bedeninin bir ya da birkaç organının doğuştan ya da sonradan yaşadığı bir hastalık, kaza, saldırı gibi dış etkiler sonucu kullanamaması durumudur. Engelli insan da; zihinsel hastalığı olan ya da bedeninin bir veya birkaç organını kullanamayan insandır. Öyleyse bu bir özür değil, bir engeldir.

Gelelim ‘özür’ ve ‘özürlü’ konusuna…

Özür; ettiği bir hata/ayıp sonrası, kişinin kendince mazeretini (ki mazeret özürden türemiştir) beyan edip, pişmanlığını içtenlikle dile getirmesidir. (Burada “özür” kelimesinin İslam Fıkıh ilmindeki teknik anlam ve hükümleri konu dışı olduğundan, ele almıyorum.) Bedeninde engelli organlar bulunan kişiler, kime karşı ne suç işlemiştir özürlü olsun! O özürlü değildir, o sadece Allah’ın hikmeti gereği bir en-gel-li-dir! Amma! Engelli bir insana sanki bir hata işlemiş, ayıp etmiş gibi ‘özürlü’ diyenler, işte asıl ve gerçek hatayı onlar yapmış, esas ayıbı onlar etmiştir. Bunu düşünemeyenler -zihinsel engelli olmasa da- düşünce özürlüdür. Bu nedenle de engellilere ‘özürlü’ diyenlerin kendileri gerçek anlamda özürlüdürler! İşte tam da bu yüzden bütün özürlüler, bütün engellilerden özür dilemeli ve helâllik istemelidirler!

Engellilerden özür ve helâllik, Allah’a da tevbe etmeyi gerektiren önemli bir konu daha var; Engellilik durumlarını insanlara lâkap takmak! Bedensel ve zihinsel bazı engelleri “topal, çolak, kör, sağır, dilsiz, kel ve deli” diyerek engelli insanlara alay edercesine lâkap takmak dinen zulüm ve fâsıklık düzeyinde bir edepsizliktir, günahtır ve çok ağır bir kul hakkıdır. Nitekim Rabbimiz bu hususta şöyle buyurmuştur: “-Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluk ile alay etmesin! Alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlı olabilirler. Kadınlar da kadınlar ile alay etmesinler! Alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlı olabilirler birbirinizi karalamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fâsıklık ne kötüdür! Yaptıklarından tevbe etmeyenler var ya! Zâlimler işte onlardır.” (49/Hucurât-11)

Ashâb-ı Kirâm’ın azı doğuştan, çoğu da katıldıkları cihatlar sonucu yarıdan fazlası engelli idi. Kiminin kolu/bacağı kılıçla kesildiği için yürüme veya tutma, kimi gözüne isabet eden ok sebebiyle görme engelli idi. Sadece Uhud Gazâsı’nda 500’den fazla Sahâbî engelli birer gâzi olmuştu. Üstelik daha iki gün geçmeden, engelli olmalarına rağmen ve daha yaraları bile tedavi edilmeden yapılması zorunlu olan Hamrâu’l-Esed Harekâtı için bir daha çağırılmışlardı. Rabbimiz bu durumu şöyle anlatmıştır; “-Bunca yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûlünün çağrısına koşanlar var ya! İşte onlardan bu güzel davranışta bulunan ve karşı gelmekten sakınanlar için de büyük mükâfat vardır.” (3/Âl-i İmrân-172) İlk Müslümanlardan olan ve bir bacağı Uhud’da kopan Hz. Abdurrahman İbn Avf (r) buna bir örnektir ki; buna benzer daha niceleri vardır.

Şimdi engelli kardeşlerimize karşı nasıl bir tutum sergilenmesi gerektiğini daha iyi anlayabilmek için en güzel örneğimiz olan Rasûlullah (sav)’den bir örnek arz etmek istiyorum;

İslam’ın ilk yıllarıydı. Rasûlullah (sav) Mekke’de tebliğ vazifesini hassasiyetle yürütüyordu. Stratejik akılla; “Mekke liderlerinden hiç değilse birinin İslam’a girmesine vesile olursam, halkın Müslüman olması daha kolay olur.” diye düşünmüştü. Bu fikirle Mekke lider kadrosundan Velid b. Muğîre ile konuşmuştu. Rasûlullah (sav) anlatıyor, Velid dinliyordu. O sırada (kör değil!) görme engelli Hz. Abdullah b. Ümm-i Mektûm (r) çıkagelmişti. Hz. Abdullah (r) bir soru sorunca Efendimiz (sav) kısa bir cevap verip Velid ile konuşmasına devam etmek istemişti. Ancak kendisiyle konuşmasını bölmesi Velid’in hiç hoşuna gitmemiş, yüzünü ekşitip kibirli bir şekilde çekip gitmişti. Görünüşte Rasûlullah (sav)’in planı bozulmuştu. Belki de Velid Müslüman olacak, halk İslam’ı kabul edecekti! Rasûlullah (sav) üzülmüştü ama asla Hz. Abdullah (r)’ı azarlamamıştı. “Senin yüzünden her şey alt üst oldu. Git karşımdan!” gibi sözler sarf etmemişti. Ne var ki; bu olay üzerine Abese Sûresi vahyedilmişti Rasûlullah (sav)’e…

“-Görme Engelli (Abdullah b. Ümm-i Mektûm) geldi diye yüzünü ekşitti ve döndü. (Ey Muhammed!) Ne bilirsin, belki de o arınacak yahut öğüt alacak da bu öğüt kendisine fayda verecek. Kendini muhtaç hissetmeyene gelince; Sen, ona yöneliyorsun. (İstemiyorsa) onun arınmamasından sana ne! Allah’a karşı derin bir saygıyla korku içinde koşarak sana geleni ise bırakıp, ona aldırmıyorsun!” (80/Abese, 1-10)

Ortada azarlama veya hakaret asla yoktu. Üstelik Hz. Abdullah (r) Efendimiz (sav)’e darılmış veya gücenmiş de değildi. Fakat çalımla çekip giden Velid b. Muğire olduğu halde; sanki bunu Efendimiz (sav) yapmış gibi Rabbimiz sağanak sağanak yağdırmış âyetlerini ve Rasûlullah (sav)’i ikaz etmişti.

Rasûlullah (sav) ile Hz. Abdullah b. Ümm-i Mektûm (r)’in bu olaydan sonraki ilişkileri malumdur. Ancak yine de; Rasûlullah (sav)’in Medine’den bir süre ayrı kalacağı zaman, bugün tam karşılığı olmadığı için ancak “Devlet Başkanı Vekili” denebilecek üst düzey bir görevle, yani kendi makamına tam 13 kez vekâlet ile görevlendirdiğini kaydetmek isteriz. Efendimiz (sav)’in onunla her karşılaştığında “-Ey Rabbimin beni kendisiyle ikaz ettiği güzel insan Abdullah!” buyurduğunu ve Hz. Bilâl (r) ile birlikte Medine’nin baş müezzinlerinden biri olduğunu da eklemeliyiz…

Sözümü noktalarken; Birleşmiş Milletler’in 2. Dünya Savaşı’nın engellileri maruz bıraktığı çaresizlik dolayısıyla aldığı bir kararla yılda sadece bir gün anma ile vefa göstermenin kesinlikle dişe dokunur bir şey olmadığının mahcûbiyetiyle Rabbimden acil şifalar niyaz ederek; Tüm engelli kardeşlerimizin 3 Aralık DÜNYA ENGELLİLER GÜNÜ’nü tebrik ediyor, hayırlara vesile olmasını diliyorum.

 

 

Etiketler: » » » » » »
Share
3.553 kez okundu
#

SENDE YORUM YAZ

9+1 = ?
Karabük Müzik Kursu