logo

KARABÜK TARİHİ RÖPORTAJI..

hüsMehmet KÜTÜKÇÜOĞLU Kimdir?

“1983 yılında Safranbolu’da dünyaya gelmiştir. İlk ve ortaöğrenimini Safranbolu’da, lisans öğrenimini Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesinde, yine aynı üniversitenin TÜRKİYAT Araştırmaları Enstitüsünde “Milli Şef Döneminde Karabük” isimli tez ile master’ını tamamlamıştır. Bu çalışma 2012 yılında Karabük Valiliği Yayınları tarafından “Türkiye’nin İlk Ağır Sanayi Kenti Karabük” ismiyle kitaplaştırılmıştır. 2010 yılında da “Kuruluşundan Bugüne Karabük ve Demir Çelik Sempozyumu”na iki bildiri sunmuş, bildiriler kitap haline getirilmiştir. 2014 yılında da Safranbolu turizmindeki önemli bir eksikliği kapatarak “Safranbolu Gezi Rehberi” kitabını yayımlamıştır. Kütükçüoğlu’nun ayrıca Miras, Zalifre Yazıları, İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergileri ile Safranbolu Ekspres, Müze Kent Safranbolu, Bölgenin Sesi Gazetelerinde yayımlanmış çeşitli makale ve yazıları bulunmaktadır. Halen Karabük Meydan Gazetesi ve Karabük Meydan Haber’de köşe yazarlığı yapmaktadır”

HÜSEYİN KARATAŞ – Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte yerine irili ufaklı bir çok devlet kuruldu. Osmanlı Devleti’nden Türkiye Cumhuriyeti’ne miras olarak ne kalmıştı?

MEHMET KÜTÜKÇÜOĞLU – Öncelikle Karabük adına hoş bir sohbet yapmak adına beni buraya davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Sayın hocam oldukça milliyetçi bir ortamda büyüdük. Vatanımızı milletimizi cani gönülden seviyoruz. Batı Türk Devleti‘nin geleneği içerisinde büyüdük. Büyük bir imparatorluğun mirasçısı bir kuşak olarak Osmanlı iktisadi bakiyesi üzerine tarih araştırmalarını yaparken çok büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Osmanlı Devleti’nden büyük bir imparatorluk tecrübesini devralırken, büyük acılar ve yokluklar devraldık. Bu fakir millet milli mücadeleyle tekrardan ayaklandırıldı. Eğer devralınan milli heyecan olmasaydı, ekonomik olarak yükselen bir Türkiye’ye kavuşamazdık. Araştırmalarımda basit bir çiviye, su borusuna muhtaç bir Türkiye’yi; ancak kendi demir ağını bu fakirlik içinde örmeye çalışan bir Türkiye gördüm. Bu nedenle Türkiye’nin ilk 20 yılında yaşayan insanları hayırla, dua ile anmak gerekiyor. Onlar kazma kürekle tüneller yaptılar, raylar döşediler ve demir çelik fabrikalarını kurdular. Onları hiç unutmayacağız. Bizim yazdığımız kitap da o emekleri unutturmamak adına bir ahde vefadır.

H.K. – Türk İstiklal Mücadelesini yapan ve yürüten kadro aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadrodur. Bu kadronun, yeni devletin kurulmasına ne gibi etkileri olmuştur?

M.K. – Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran kadro büyük eğitimler aldı. Çöken devleti eğitimle imar etmeye çalışan bu askeri kadro, birbirini tanıyan, büyük dostluklar ve arkadaşlıklar kuran ve entelektüel olarak kendisini geliştirirken, askeri olarak da büyük başarılara imza attı. Devletin yıkıldığını görüyorlardı yeni devletin fikri hazırlığını da yapıyorlardı. Kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti ilk aşamada siyasi bağımsızlığını sağladıktan sonra ardından ekonomik bağımsızlığını sağlamak adına çalışmalara başladı. Böylece, Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını da temellendirdiler.

H.K -Devleti kuran asker kökenli bu kadro ekonomik model olarak nasıl bir model benimsemiştir?

M.K. Atatürk her ne kadar liberal ekonomik sisteminin hayata geçirilmesini arzu etse de, o yıllarda devletin ekonomik müdahalesine muhtaç bir durumla karşılaşıyoruz. Devlet onlarca yatırım yaptı. Devlet fabrikalar yaptı, Devlet demiryolları ağlarını yaptı. Devlet ulaşım yollarını bir şekilde hayata geçirdi. Sonunda devletin iktisadi teşekkülleri içinde tecrübe kazanan insanlar, özel teşebbüslerin de kurucuları oldular. Dünyada özel teşebbüs ve liberal politikaların ön planda olduğu bir dönemde, Türkiye Cumhuriyeti kendine has karma ekonomi modelini benimsedi. Hem devlet teşebbüsü, hem özel teşebbüs beraber Türkiye’nin kalkınmasına hizmet ettiler.

H.K. – Kitabınızda “İktisadi Dumlupınar” ifadesini kullanıyorsunuz. Dumlupınar, Türk İstiklal Harbi’nin önemli muharebelerinden biridir. Öyleyse, biz “İktisadi Dumlupınar” sözünden ne anlamalıyız?

M.K.Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün belki de terminolojimizi kattığı bir kavramdır bu. “İktisadi Dumlupınar” milli bir ekonomi kurmanın temel adıdır. “İktisadi Dumlupınar” sadece ve sadece kendisi sanayi ürünlerini üreten bir devletle meydana gelebilir. Kendi malını üreten, kendi milli sermayesini oluşturan bir Türkiye Cumhuriyeti’ni ifade eder. Kısaca ekonomik bağımsızlığı…

H.K. – Türkiye’nin pek çok alanda sanayi teşekkülüne ihtiyacı varken, önceliği demir çelik sanayisine vermesinin sebepleri nelerdir?

M.K. – Uzun yıllar devamlı işgale uğramış bir milletin askeri fabrika niteliğinde bir demir çelik fabrikasını kurması gerekiyordu. Biz önce demir çelik fabrikalarının finanse edecek bankaları kurduk, uluslararası raporların ve anlaşmaların zeminin oluşturmaya çalıştık. Çünkü demir çelik ağır sanayi, bütün ülkeyi imar edecek temel fabrikadır. Ve aynı zamanda, askeri bir fabrika olma özelliğiyle de bir genel kurmay karargahı denebilecek askeri, stratejik bir fabrikadır.

H.K. – Demir Çelik Sanayi için 1930’lu yıllarda Safranbolu mıntıkasının tercih edilmesinin sebepleri nelerdi?

M.K. – Siyasi ve askeri olarak işgale uğramış Türkiye Cumhuriyeti, demir çelik ağır sanayisi ile birlikte tekrardan ayağa kalkmak istiyordu. Bu stratejik fabrikanın ise, o dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi ÇAKMAK’a göre, “Düşman gemilerinin toplarının sahilden ulaşamayacağı kadar içerlek ve süvarinin dörtnala kuşatma yapamayacağı kadar engebeli, kuytu bir yerde” olması gerekiyordu. Fabrikalar sırf askeri güvenlik gerekçisi ile Safranbolu hattında kurulmuştur. Filyos’tan Karabük’e kadar 80 hektarlık bir alanın bu kadar genişlediği başka bir yer de yok. Fabrikaların ilk olarak 60 dönümlük bir alana kurulması planlanıyor, 20 dönümlük bir alan da cevher stoklamak için gerekiyordu. Böylece 7-8 km uzaktaki Safranbolu ile nüfus ihtiyacını, Eflani’si ile tarımsal ihtiyaçlarını karşılayacak. İstihbarat açısından da, stratejik olarak da güvenli kuytu bir yer olarak Karabük, ideal bir demir çelik fabrikası alanı olarak düşünülmüştür.

H.K. – Sayın KÜTÜKÇÜOĞLU, Demir Çelik Fabrikaları’nın kurulmasına karar verdik. Bu süreci, işletmekte, çalıştırmakta, takip etmekte hangi kurum görevlendirilmiştir.

M.K. – Bu, günümüzde yok olan büyük bir tecrübedir. Babalarımızın, annelerimizin bilebileceği, onların hayatına damga vuran bir kurum. Sümerbank Demir Çelik fabrikalarının kurulmasını üstlenmiştir. 1940’lardan sonra ideal Sümerbank yatırımlarının aslında atıl olduğunu görüyoruz. Sümerbank 1940’lardan önce ağır sanayi yatırımlarına öncülük ederken, sonraki yıllarda daha çok tekstil alanında yer almıştır. Sümerbank bu süreci nasıl gerçekleştirdi?

Şöyle ki, 1933 yılında Birinci Sanayi Planı hazırladığında biz Rus uzmanlardan yararlandık. Türk bürokratlar, Türk Başbakanı’nın eşliğinde Rusya’ya ziyaretler yaptı. Bu ziyaretler sonucunda Türkiye’ye kurulması planlanan ağır sanayinin kredileri temin edildi. Amerikalılar Türkiye’nin ağır sanayiye yatırım yapmasını hiç bir zaman istemiyorlardı ve erken buluyorlardı. Rusların teklifleri oldukça cazipti. Öyle ki; 20 yıl vadeli mal karşılığında yaklaşık 16 milyon lira ya da 8 milyon dolarlık bir krediyi açtılar. Ve bunu açmakla da kalmadılar, Ruslar Orlof ve Yukseviç gibi alanının uzman profesörlerini arazi ve alt yapı çalışmalarını yapacak bir heyeti Anadolu’ya yollayarak rapor hazırlattılar. Sümerbank işte bu raporları 1930’larda çok güzel hayata geçirmiştir.

H.K. – Bir İngiliz devlet adamı şöyle bir ifade kullanmakta: “İngiltere’nin ebedi dostu ve düşmanı yoktur. İngiltere’nin bitmek, tükenmek bilmeyen menfaatleri vardır. Bu menfaatler çerçevesinde bazen dost, bazen düşman olur.” Bizim yaşadığımız coğrafyada dostluk ve düşmanlığın sınırlarını neler belirlemektedir?hüs 2

M.K. – Elbette sizinle dost görünen bir devlet, stratejik olarak sizin kuyunuzu da kazabilir. 1930’larda II. Dünya Savaşı’nın ayak sesleri duyuluyordu. Akılcı bir politikayı takip etmeliydik. Çünkü milli mücadelede İngilizler bizim karşımızda bir düşman olarak bulunsa da birlikte hareket etmek çıkarımıza daha uygun düşüyordu. Bu yüzden İngilizler tercih edildi. Sonrasında demir çelik fabrikalarının temelinin atıldığı süreçte İngiltere ile olan ilişkilerimiz, kredi anlaşmaları, diğer ekonomik anlaşmalarla oldukça çeşitlendi.

H.K. – Teşekkür ederim Sayın KÜTÜKÇÜOĞLU. Kitabınızda şöyle bir ifadeye rastlamaktayız: “Devlet kuşu Safranbolu’nun başına kondu.” Bu ifade gerçek midir? Devlet kuşu gerçekten Safranboluluların başına konmuş mudur?

M.K. 1930’larda demir çelik fabrikalarının kurulması daha sonra 1970’lerde korumacılık algılayışını kazandırdı, doksanlarda turizmi kazandırdı diyebiliriz. Sonrasında Karabük’te bir gerileme başladığında, 2007 yılında Karabük Üniversitesi’nin kurulması ile beraber tekrar top yekun bir kalkınmaya şahit oluyoruz. Karabük peyderpey bu şansı yakalıyor ama bu şanslarını da kullanmayı biliyor.

Biraz önce belirttiğim gibi tarihin belli dönemlerinde Safranbolu’ya devlet kuşları konuyor. Ben şimdi 1936 tarihli ulusal bir gazetede; “talih kuşu Safranbolu mıntıkasına kondu” haberini gördüğümde çok hoşuma gitmişti. Hani günümüzde demir çelik fabrikalarını buraya yük olarak görenler var ya! Bundan 300/350 yıl önce de gördüğünüz gibi Cinci Han’ın teşekkülüyle yani han, hamam silsilesiyle, ya da 1661’de Köprülü Mehmet Paşa Cami ve akareti Yemeniciler Arastasıyla da talih kuşu konmuştu.

Peki devlet kuşunun konması tesadüflerle mi oluyor? Hayır. Aslında devlet mekanizmasının tecrübeleriyle olumlu katkılarıyla oluyor. Bakın şöyle bir şey söyleyeyim. Fevzi ÇAKMAK Paşa, Safranbolu mıntıkasına demir çelik fabrikasının kurulmasını istemeseydi, demir çelik fabrikaları buraya kurulmazdı. Ya da Fevzi ÇAKMAK entelektüel seviyesiyle, Sivas- Diriği demir madenini bulacak hattın; “Ben Cihannüma’da okudum Katip Çelebi’nin; buralarda bir yerde demir madeni olması lazım. Demir yolunu buradan geçirelim. Belki onu buluruz.” demeseydi. Demir çelik fabrikalarının demir rezervinin önemli bir bölümünü karşılayan madenler bulunmayacaktı. Öyle ya; Safranbolu ve çevresi biraz şanslı, birazcık da yetenekli idareciler sayesinde günümüzde kalkınmış bir halde bulunuyor.

Talih kuşu, belki de tren istasyonunun Karabük’e yapılması ve demir yolunun buradan geçmesiyle de Safranbolu’nun başına konmuştur diyebiliriz.

H.K. – Mart ayının son günlerindeyiz. Şu anda Karabük’te hummalı bir çalışma var. 3 Nisan biliyorsunuz ki Karabük Demir çelik Fabrikaları’nın kuruluşunun 79. yıl dönümü. 79 yıl önce ne olmuştu? Bizi temel atma gününe götürür müsünüz? Oradaki heyecanı coşkuyu, sevinci aktarır mısınız?

M.K. – Karabük’ün bazı tanımlamaları vardır.”Cumhuriyet kenti Karabük”, “Fabrika kuran fabrika” Yada Bir çok şehir kurtuluşunu kutlar, Karabük şehri ise kuruluşunu kutlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin ideal biçimde kurmaya çalıştığı ender yerleşim yerlerinden biridir Karabük. Demir çelik fabrikaları Karabük’e kurulacağı vakit bölgede büyük bir bayram havası esti gerçekten. Her ne kadar günümüzde yeterince kutlayamasak da o dönemde bandolar, izci kulüpleri, halk, köylüsü, şehirlisi, elinde bayrakları büyük bir coşkuyla Karabük Vadisini, o çeltik tarlalarının olduğu demir çelik fabrikalarının temelinin atılacağı yeri hınca hınç doldurdular.

Dönemin Başbakanı İsmet İNÖNÜ, Dönemin ekonomi bakanı Celal BAYAR, İngiliz Sefir Sir Percy Loraine, İngiliz şirketi Brassert Firması’nın yöneticileri, milletvekilleri… Hepsi Karabük’te idi. Karabük’ün en yaşlısı olarak bilinen Hatip adlı bir amcamızın bu büyük kalabalık karşısındaki hayretini Cumhuriyet Gazetesi’nde haber yapmışlar o dönemde. Tabiri yerinde ise kuş uçmaz, kervan geçmez denilecek bu yerdeki bu insan kalabalığı, halkı heyecanlandırmıştı. Karabük şehir oluyordu. 

H.K. – Sanayi elbette bizim bir ihtiyacımız. Ama çevre de bizler için çok değerli. Biliyorsunuz yaşadığımız çevre, bitki örtüsü, hayvan çeşitliliği bitki florası çeşitliliği yönünden oldukça zengin. O gün temeli atılan bu fabrika bu saydığımız değerlere bir zarar vermedi mi?

M.K. – Elbette Hocam, nükteli bir soru sordunuz. Çünkü kitabımızı okudunuz, sağ olun. Güzel iltifatlar da ettiniz. Elbette o dönemde, Temel atma töreninde Fransız Konsolosu’nun Peyami SAFA‘nın Cumhuriyet Gazetesine taşıdığı bir beyanı var. O beyanı ben de kitabımın arka kapağına bir tanıtım yazısı şeklinde koydum. Fransız Konsolos diyordu ki; “Çok güzel bir av sahasını maalesef ki bozuyorsunuz.” Peyami SAFA da özet olarak “Türk emeğinin, Türk işçisinin çok güzel bir av malzemesi olduğunu biliyorduk”. “Artık Türk işçisi size av olmayacak, Türk istihsali Türk bağımsızlığına yol açacaktır.”, diyordu.

H.K. – Evet sonunda, temeli attık, fabrikayı da kurduk. Ama burada çalışacak mühendisler, işçiler, ustabaşılar ve diğer ara elemanlar, bağlık çalışanları, Osmanlı’dan bize böyle bir değer kalmadı. Biz bunları nerden bulduk? Nasıl temin ettik?

M.K. – Demir Çelik sanayinin belli ön şartları vardır. Hammadde kaynaklarından ziyade önemli olan bir diğer ön koşul ise kalifiye işçi idi. Evet kalifiye işçi tecrübemiz yoktu, bizde böyle bir kitle de yoktu. Peki kalifiye işçiyi nerden bulacaktık? Belli yasalar çıkardık. Zorunlu çalışma mükellefiyetleri çıkardık. Fabrikada durmayan işçiye para cezası kesiliyordu. Bu parayı nerden ödeyecek ki köylü? Hapishaneye giriyordu. Hapishaneye girdiğinde ise, mahkum işçi oluyordu. Ve tekrardan Karabük Demir Çelik Fabrikalarında çalışmaya başlıyordu. Bakınız Karabük’te 1940’lı yılların ortalarında 600 kadar mahkum işçi var. Demir parmaklıkların olmadığı, “Verimli çalış, yuvana dön!” sloganlarının olduğu mahkum işçi kitlesi. İlk mahkum işçiler 120 kişi olarak İmralı Adası’ndan getirildiler. Ast üst ilişkisinin olduğu, iyi ve verimli çalıştığı müddetçe cezasının azaldığı bir düzen vardı. Ancak yevmiyesini de alıyordu bu işçiler.

            Peki bu insanları Karabük’te tutmak kolay mı idi? Elbette değildi. Amerika görmüş, Avrupa görmüştü bu yüksek tahsilli mühendisler. Baştan yaratılmış bir Yenişehir’de sokaklarıyla, caddeleriyle, müdür evleri, memur evleri, işçi evleri ve sosyal olanaklarıyla, kulüpleriyle, sinema salonuyla, spor tesisleriyle beraber çalışanlar mutlu kılınmak isteniyordu. Bakınız, geçtiğimiz yıllarda Gezi Parkı olayları ile çok meşgul oldu Türkiye. Ancak o parkın bir mimarı vardı. Fransız Mimar Henry Prost. Bu dünyaca ünlü mimar, Yenişehir Mahallesini de tasarlamıştır. Peki işçiler için ne yapılmıştır? Yenişehir’de işçiler için tasarlanan evlere baktığınızda bahçelerinin olduğunu görürsünüz. Yani köyden gelmiş işçinin toprağa bağlılığını da devam ettirecek evler.  Köyden gelen işçiler, apartman dairelerine sokulmamış alıştıkları hayatı bir ölçüde yaşamaları sağlanmıştı. 100 Evler, şu anda Karabük kent meydanının olduğu sahada konuşlandırılmıştır, İşçilerin fabrikaya gidip gelmesi için. Ancak temel bir sorun daha vardı, işçiyi ailesi ile birlikte Karabük’te barındırma problemi doğmuştu. İşçilerin % 40’ı ailesi ile birlikte yaşıyordu. Bekar pavyonları kurulmuştu. 1944’teki büyük depremden sonra ahşap işçi evleri kurulmuştu. Bir şekilde işçinin istihdamı kalacağı yer ile birlikte modern bir şekilde tesis edilmeye çalışılmıştır.

H.K. – Çalışanların sağlıkla ilgili sorunlarının giderilmesi, insanların sürekli çalışabilmesi için güçlü, kuvvetli, sağlıklı olması, nasıl sağlandı?

M.K. – Bakın Zonguldak Havzası salgın hastalıklarla oldukça mücadele etmiş bir havzadır. Verem gibi. Kömür madeni buna zemin hazırlamıştır. İngilizler 1 Aralık 1936’da imzaladığı Karabük Demir çelik Fabrikaları Esas Anlaşmasında, bir sıhhi tesisatı ilk günden zorunlu bir şart olarak değerlendiriyor. 1940’larda Sümerbank işletmelerindeki 49 doktorun 28 tanesinin 100 küsur yataklı Karabük’teki bir hastanede hizmet verdiğini biliyoruz. 115’e yakın diğer sağlık personeli ile birlikte .

H.K. – Geçtiğimiz günlerde izin alarak Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nı gezdik. Orda bir fırın gördük, Belen Köylü Fatma’nın adı yazmakta. Fatma adı fabrikaların tarihi için ne anlam ifade etmekte?

M.K. – Demir Çelik Fabrikalarının İngilizler tarafından bu bölgeye kurulmasıyla birlikte bir kültür aktarımı da oluştu. Düşünsenize, Polonyalı, Alman, İngiliz, Yahudi Irkından veya Avusturyalı, Macar ne kadar teknisyen ve mühendis varsa burada ortak bir pota görevi görüyordu. Trabzonlunun, Ordulunun, Erzurumlunun, Kastamonulunun, bir şekilde bu bölgede bir pota görevi görmesi gibi. Yüksek fırınlara neden bayan isimi verilir? Çünkü; Fatma o yüksek fırını ilk ateşleyen bir geç kızdır. İngiliz halk adeti olarak, genç bir kızın saflığı ve temizliği ile doğurganlığı örnek alınarak veya sembolleştirilerek fırının ilk ateşini genç bir kıza yaktırır. Belen Köyü’nden Fatma da ilk yüksek fırını ateşlemiştir. O günden bu güne Demir Çelik Fabrikaları Zeynep’in de, Fatma’nın da, Ülkü’nün de ideallerindeki saflığı, temizliği ve üretkenliği ile üretimine devam etmiştir.

H.K. – II. Dünya Savaşı yıllarının kıtlık yılları, yokluk yılları olduğundan bahsetmiştik. Bu konuda ne söylersiniz?

M.K. – Tarihte belli dönemlerde ekonomide daralma olduğu gibi, temel gıda maddelerinde de daralma olduğu aşikârdır. Nasıl 1970’lerde Kıbrıs harekâtının yapılması nedeniyle ambargoya uğradıysak ve kıtlık olduysa, 1940’larda da buna benzer durumlar olmuştur. Karne ile ekmek alma uygulaması. Düşünsenize karnenin olmadığını? Birilerinin tanıdığı olan insanlar daha fazla gramajlı 10 ekmek ya da daha fazla ekmek alabilir. Ama karne uygulaması ile beraber, insanlara eşit şekilde ekmek dağıtımı sağlanmak istenmiştir. Askeri arşiv evraklarında gördüm, Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın işçileri asker statüsünde sayıldığından, bırakınız karne ile ekmek almayı normal insanların aldığı istihkakın dahi iki katı, 750 gramlık ekmeği günlük olarak tüketiyorlardı. Sadece ekmek değil, et, protein ihtiyacını karşılayacak diğer ürünlerde de Karabük Demir Çelik Fabrikaları işçilerinin öncelendiğini görüyoruz.

H.K. – Sayın KÜTÜKÇÜOĞLU, suç ve suçluluk oranları bu şehirde nasıl bir değer ifade etmekte? Fabrikaların çalışması, üretmesi ve başarıya ulaşmasında suçluların katkısı olmuş mudur?

M.K. – Demir Çelik Fabrikalarında mahkum işçi çalıştırmak gayesiyle Karabük Cezaevi’nin teşekkül edildiğinden bahsedebiliriz. hüs 3O dönemde Karabük’ün sosyal imkanlarının oldukça yeni olması, spor faaliyetlerinin, kültürel faaliyetlerin, tatil olanaklarının, işçilerin Amasra’ya deniz kampına gitmesinin suç oranını gayet aşağılarda tuttuğunu görüyoruz. Ancak suçluluğun düşük olmasının tek sebebi bu değildir. Karabük, tekrar edelim askeri olarak da çok önemli bir fabrika olduğu için, güvenlik önlemleri de alınmıştır. Şehrin giriş çıkışlarını kontrol edildiği, kimin girip çıktığının tespit edildiği bir dönemdi. Bunu evraklardan görüyoruz, izinlerden görüyoruz. Bir yabancı Karabük’e öyle elini kolunu sallaya sallaya gelemiyordu. Bu yüzden Cezaevindeki “Evine ve yurduna yararlı olarak dönmeye çalış!” sloganlarından, fabrikalarda çalıştığı vakit ceza indirimlerine uğrayacağını gibi bir çok konuda suç ve suçluluk oranında Karabük’ün alnının akıyla çıktığını görüyoruz.

H.K. – Biliyorsunuz fay hatlarının etkin olduğu bir bölgede yaşıyoruz. Demir Çelik Fabrikalarının çalıştırılması ve üretimi ilgili soracak olursak, Karabük bu afetlerden etkilenmiş midir?

M.K. – Karabük 1. dereceden olmasa da bir deprem kuşağında aslında. Özellikle Tosya’da ve Çerkeş’teki iki deprem 1943- 1944 yıllarında 7 şiddetin üzerindeki depremler Karabük’te ciddi hasara neden olmuştur. Ve insanlar bu depremleri hafızalarından da silememişlerdir. Karabük Demir Çelik Fabrikalarının iki noktasında, Öğlebeli’nde de fabrikayı koruyan uçaksavarların olduğu askeri tesisatlar mevcuttu. Bir askeri raporda gördüğüm kadarıyla bir askerin oluşan bu fay yarığına düşerek şehit olduğu, 30 metre genişlik ve 30 metre derinlikteki ölçülerindeki bu yarığın topu gülleyi de içine aldığı, kayıp ve zararlar meydana gelmiştir. Bazı evler yıkılmıştır, tahta evler uygulamasına geçilmiştir işçileri barındırmak için.hüs 4

H.K. – Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın mimari alanda Safranbolu’ya etkileri ne olmuştur?

M.K. Safranbolu’nun Karabük’e 7 km uzaklıkta olması yeni bir kentin de doğuşuna zemin sağladı. O yüzden ben, “Karabük’ü Safranbolu kurdu.” diye bir çıkarım yaparım. Karabük Demir Çelik Fabrikaları bir istihdam alanıdır. Hatta bırakın göç vermeyi, göç alan bir şehir olarak bir pota görevi görmüştür. Böylece Safranbolu’nun evleri hayatta kalmıştır. Bacaları tütmüştür, çatıları akmamıştır. Ve günümüzde UNESCO Listesine girecek kent ölçeğinde Safranbolu’yu da bize hediye etmiştir. Yani Safranbolu’yu da Karabük korumuştur. “Safranbolu Karabük’ü kurmuştur,Karabük’te Safranbolu’yu korumuştur.” diyeceğiz. Kıranköy’den Bağlar’a kadar olan sahanın bu kadar modern çizgilerinin olması Demir çelik Fabrikaları ile sağlanmıştır. 1936-1938 yılından başlamak üzere kent planları Demir Çelik Fabrikaları sayesinde yapılmıştır. Safranbolu’nun bu kadar düzenli olmasının nedeni, Karabük’ün etkisidir.

H.K. – “Türkiye’nin İlk Ağır Sanayi Kenti KARABÜK” kitabınız gerekli karşılığı, ilgiyi gördü mü?

M.K. – Demir Çelik Fabrikalarının Türk Milleti için ne ifade ettiği söylemek gerekirse, kitabım ilk çıktığında imza gününde şöyle bir şey söylemiştim: “DEMİR ÇELİK FABRİKALARI BİR TÜRK BAYRAĞIDIR! ONA LEKE DÜŞÜRMEMEK GEREKİR!” Gerçekten bir milletin namusu gibiydi Karabük Demir Çelik Fabrikaları. Milli mücadele ve sonrasında boğulmak istenen bir millet, ağır sanayi tesisatını kurarak, yani önceden çok iyi bildiği demiri işleme zanaatına devam ederek, varlığını sürdürmüştür. Yani Türk Milleti’nin Ergenekon’dan II. çıkışıdır diyebiliriz demir çelik fabrikalarına.

            Bu çalışma gerekli karşılığı buldu mu dersek, İlgilileri gayet iltifatlı cümleler kurdu. Okuyan herkes bana olumlu bir şekilde döndü. Akademik kaynaklara kitabımız girmeye başladı. Geçtiğimiz yıl Almanya’da yayınlanın Türkiye üzerine yapılan bir bibliyografya çalışmasına da girmiş oldu. Azerbaycan milletvekili Ganira Paşeyava bir kitabında övgüyle bahsetti. Alanının uzmanlarının da yakından takip ettiği bir eser oldu. Bu beni onurlandırıyor, gururlandırıyor. Ancak, kültür ve sanata destek vermesi gereken kurumlar üstüne düşeni yapıyor mu dersek, maalesef diyeceğim. Sadece bana karşı değil, kültür hayatına da katma değer oluşturacak iltifatlar yapılmıyor. Bu konuda zayıflıklar var. Bu aslında fabrikaları hor gördüğümüzden kaynaklanıyor. Karabük’te bir kişi yoktur ki kursağından Karabük Demir Çelik Fabrikalarının ekmeği geçmesin. İşte biz bu çalışmayı bu yüzden yaptık.

Her nasıl İstanbul’un fethini anlatan Panaroma 1453, Anıtkabir’i anlatan, Çanakkale’yi anlatan  çeşitli müzeler varsa, Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın da anlatıldığı bir PANAROMA 3 NİSAN seyir alanı ve müzesinin oluşturulmasına ihtiyaç vardır. İnsanlarımızın Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna zemin hazırlayan fabrikaların hikayesini öğrenmelerini sağlayabiliriz. Bu bir öneridir. Bunun elinden tutulması gerekir. Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nın kuruluşunun 79. yılında, Karabük’ün 100. yaşına yol aldığı son virajda, önemli bir proje olacaktır diye düşünüyorum.

H.KARATAŞ: Teşekkür ederim Sayın Mehmet KÜTÜKÇÜOĞLU. İnşallah başka programlarda da birlikte oluruz. Bu fırsatı bize verirseniz seviniriz.

Sonuç;

            Önce tarihçi yazar Mehmet KÜTÜKÇÜOĞLU’nu tanıdım. Sonra okudukça beni duygulandıran kitabını yüreğimde hissettim. Kişiler adeta canlandı, sayfalar hareketlendi. çalışma odam bir şantiyeye döndü. O zor günlere bir zaman yolculuğu yaparcasına savruldum, hem de defalarca. Kimi zaman Karabük’ün büklerinde, kimi zaman tren garında, tren yollarında, kimi zaman da demir madenlerinde, kömür madenlerinde buldum kendimi. Gün geldi Katip Çelebi’nin Cihannüma’sında gölgemle eyleştim, ve 79 yıl önceki bir 3 nisanda, demirin, kömürün, suyun kavuştuğu Karabük’te Seymen olup “Aç kapıyı ben geldim”i oynadım.

            Yıllar yılı alevine, tozuna, dumanına gürültüsüne öylesine bakarak yanından geçip gittiğimiz, içinde çalışanların yorgunluğunu, emeğini, çabasını bir türlü anladığımız, günü 24 saat yaşayan, bir an bile durma dinlenme lüksü olmayan, hayatı ateşle suyla yeniden yorumlayıp, yeni hayatlara kapı aralayan bir dünyadır Karabük Demir Çelik Fabrikaları.

            Geçtiğimiz günlerde Mehmet KÜTÜKÇÜOĞLU ile çalışmalarımıza veri toplarken bir tepeden baktık KARDEMİR Karabük Demir Çelik Fabrikaları’na. Bir ikindi güneşinin aydınlığında izledik içindeki hayatı. Arzın gürültüsü idi kulağımıza ulaşan ses sanki. Ve bacalardan göğe yükselen o dumanlar, o renkli alevler bizimle konuşmakta idi adeta. Güneş ardımızdan devrilirken parlament mavi gökyüzünde bir gece bekçisi gibi ay tepelerin ardından yükselerek kayboldu. Demir Çelik Fabrikaları bütün ihtişamı ile boydan boya karşımızda bir sahne olmuş durmaktaydı. Işıl ışıl, alev alev, duman duman…. Mehmet KÜTÜKÇÜOĞLU  sanıyorum “Bu kitabı iyi ki yazmışım!” diye içinden geçirmiştir.

            Oğulları, kocaları, babaları, Karabük Demir Çelik Fabrikaları’nda çalışan anneler, hanımlar, çocuklar: Ekmeğini ateşle imtihan olarak kazanan sevdiklerinizi sakın ola üzmeyin. Onlara “Öf” bile demeyin. Onlar hem sizin hem ülkemizin bu gününe, yarınına emek vermekte. ter dökmekte.

            Biz uzun bir çalışmanın ardından Sayın KÜTÜKÇÜOĞLU ile bir röportaj gerçekleştirdik. ama inanınız Demir Çelik Fabrikaları bir röportaja, bir kitaba, bir filme sığmayacak kadar büyük, bir o kadar da büyülü. Dünün mirası, bu günün değeri, tabiri caiz se yarının “kaşıkçı Elmas’ı bu fabrikalar; Yönetim Kurulu, İdari kadrosu, çalışan mühendisi, ustası, işçisi ve diğer elemanları, Karabük’ün mülki ve mahalli yöneticileri, yazarı, çizeri ile herkesten görev bekliyor.

            İlk görev, Panaroma 3 Nisan!                                      31 Mart 2016 Safranboluhüs 5

 

Etiketler: » » » » »
Share
2147 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

10+10 = ?