GÜNAH MÜFETTİŞLERİ « Karabük Meydan Haber

Karabük Meydan Haber

YAPAY ZEKÂ MI? DOĞAL ZEKÂ MI?

GENEL, GÜNDEM, KÖŞE YAZARLARI, Manşet

KOPACAKSA KOPSUN KIYAMET..!

GENEL, GÜNDEM, KÖŞE YAZARLARI, Manşet

GÜNAH MÜFETTİŞLERİ

Bu haber 05 Aralık 2019 - 17:37 'de eklendi ve 4.434 kez okundu kez görüntülendi.

Bismillâhirrahmânirrahîm. Allah (cc)’a hamd, Rasûlullah (sav)’e salât u selâm olsun. Tüm Saygıdeğer Okurlarımı Allah’ın selâmı, rahmeti, bereketi ve muhabbeti ile selâmlıyorum. Cumanız mübarek olsun

Bazı insanlar vardır, başkalarının mahremini araştırmak ilgi alanıdır onların (!). Gizli gizli araştırıp edindikleri bilgileri de o insanların olmadığı ortamlarda üstelik bire on katarak anlatmaktan zevk duyarlar. Allah’ın “-Ey iman edenler!.. Birbirinizin kusur ve mahremiyetini araştırmayın!” (49/Hucurât-12) buyurarak haram kıldığı ve Tecessüs/Casusluk adını verdiği bu davranışı yapanlara ben “Günah Müfettişleri” diyorum. Tecessüs yapanlar, yani günah müfettişleri bu işi sadece bilgi toplamak için yapmazlar. Amaçları, haklarında mahrem bilgiler edindikleri insanların aleyhinde konuşmaktır. Buna da Gıybet/Dedikodu denir ki, Allah aynı ayette tecessüs yasağının peşinden ağır bir benzetmeyle gıybeti de haram kılmıştır; “-Birbirinizi arkasından çekiştirip gıybet etmeyin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun…”

Tecessüs ve gıybet yapmak psikolojik bir kişilik bozukluğudur. Bu insanlar; a) kendi günahlarını başkaları üzerinden örtbas edip aslında kendi ‘günahlarına meşruiyet kazandırarak’ suçluluk psikolojisinden kurtulma (kendini aklama), b) gıybet yaptıkları ortamda başkalarını kötüleyerek kendilerini güya faziletli insan olarak gösterme (kendini övme) peşindedirler. Bu kişilik bozukluklarının uzunca analizini yapmak gerekiyorsa da şu kadarını söylemekle yetinelim: Günahı araştırılıp kınanarak gıybeti yapılan insanlar tevbe etmiş olabilirler. Peki, ya günahı bilinen insanın tevbesi bilinmiyorsa! Hâlbuki Rasûlullah (sav) bize; “-Her kim bir din kardeşinin açığa çıkmasını istemediği ayıplarını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıplarını örter. Her kim de bir din kardeşinin açığa çıkmasını istemediği bir ayıbını açığa çıkarırsa; Allah da onun ayıplarını ve kimsenin bilmesini istemediği hallerini açığa çıkarır. Kendi evinde dahi olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir.” (Buhârî Mezâlim 3, Müslim Birr 58, Tirmizî Birr ve Sıla 85) Unutmamalıdır ki; hiç kimsenin ayağının kaymayacağının garantisi yoktur. Herkes kınadığı kusurlarla imtihan olabilir. Nitekim Rasûlullah (sav) “-Kınamayınız, kınadığınız şey başınıza gelmedikçe ölmezsiniz. (Tirmizi Sıfatü’l-Kıyâme 53) buyurmuştur.

Peki, bir kişinin günahlarına istemeyerek şahit olmuşsak ne yapmalıyız? O kişiyi günahlarıyla baş başa mı bırakmalıyız? Hayır! Kusur örtmek ve kınamamak, görmezden gelerek kişiyi günahlarıyla kendi haline bırakmak değildir! Yapılması gereken; günahlarına istemeyerek şahit olunan insanları kırmadan, tatlı dil ve güzel örneklerle günahtan vazgeçirmeye çalışmaktır.

Firavun’u tarif için günahkâr sıfatı az gelir. Binlerce bebeği katletmiş (Bkz: 28/Kasas-4), daha beteri; başka birini rab edinmek bir yana, kendini insanların “en büyük rabbi” (Bkz: 79/Nâziât-24) ilan etmişti. Tüm bunlardan dolayı Allah ondan “-O artık çok azıttı” (20/Tâhâ-24, 79/Nâziât-17) diye söz etmişti. Fakat Allah onu bu azgınlık ve zulmüyle baş başa bırakmadı. Hz. Mûsâ (as)’ı, sonra da onun talebiyle Hz. Hârûn (as)’ı da görevlendirmek suretiyle (Bkz: 20/Tâhâ, 25-31) eşzamanlı olarak iki peygamberi birden “-(Ey Mûsâ ve Hârûn) ikiniz birlikte Firavuna gidin!” (20/Taha-43, 26/Şuarâ-16) buyurarak yaptıklarından vazgeçip tevbekâr olmaya davet etmeleri için Firavun’a göndermişti. Evet, Allah iki peygamberi birden göndermişti. Ama önce iki elçisine de Firavun’a nasıl davranmaları gerektiği hususunda çok önemli bir talimat vererek “-(Ey Mûsâ ve Hârûn) Firavunla konuşurken) ona yumuşak söz söyleyin. Belki aklını başına alır veya korkar.” (20/Tâhâ-44) buyurmuştu. Çünkü zulüm makinesine dönmüş de olsa Firavun da Allah’ın kuluydu. Gönderdiği elçiler O’nun en güzel örneklerimizden olan kulları, Firavun ise çok azmış bir kuluydu. Ama sonuçta Allah’ın kuluydu. Allah’ın emriyle bile gitseler, Allah’ın dinine ve tevbeye davet için de gitseler, Allah’ın en zalim kuluna da gitseler, Allah’ın bir kuluna gidiyorlardı. Öyleyse Allah’a davet de yine Allah’ın belirlediği bir üslupla yapılmalıydı. Kaldı ki; iki değil yüz peygamber gönderse, Firavun’un zulümden vazgeçmeyeceğini Rabbimiz ezelî ilmiyle biliyordu. Buna rağmen Firavun’a ayağına gelen peygamberlere nazik davranmasını değil, gönderdiği peygamberlerine Firavun’a tatlı dil kullanarak, yumuşak söz söylemelerini emretti.

Özetle; a) günah müfettişliği (tecessüs) haramdır. b) birinin günahlarına istemeyerek tanık olunmuşsa, onun günahlarını başkalarına ifşa etmek (gıybet) de haramdır. c) kişi günahıyla baş başa bırakılıp günahı görmezden de gelinemez. Bilakis günahlarından vazgeçirilmeye çalışılır d) ama günahlarından vazgeçirmeye çalışırken yumuşak söz ve güzel örnekler kullanmak da Allah’ın kesin emridir. (Bkz: 3/Âl-i İmrân-159, 16/Nahl-125)

Anlattıklarımızın hepsini kapsayacak bir örnek vermek istiyorum. (Bu aynı zamanda din güvenliği de dâhil, halkın güvenlik ve huzuru açısından “devletin bilgi toplaması” ile Kur’ân’da “insanların birbirinin ayıbını arama casusluğu” anlamındaki “tecessüs”ün aynı şey olmadığını da gösterecektir.

Hz. Ömer (r)’in hilâfeti zamanında Şam’da kimsenin ayık görmediği bir ayyaşı;

“-İçkiyi bırak! Allah’tan korkmuyorsan Ömer’den kork! Ömer’in istihbaratı kuvvetlidir, öğrenirse seni elinden kimse kurtaramaz!” diye uyarırlar. Adam uyarıyı dinlemeyip;

“-Ömer’in bilmesi zor. Bilse ne olacak, buraya gelecek değil ya! Gelecek olsa bile Medine’den Şam’a ulaşması 15 gün sürer. O Medine’den yola çıkarsa ben de kaçarım beni yakalayamaz…” der. Diğerleri ise;

“-Bizden söylemesi. Seni Allah rızası için uyardık. Gerisi sana kalmış!” derler.

Hz. Ömer (r) her nasılsa bu adamın alkol müptelası olduğunu, uyarılara kulak asmayıp günahında ısrar ettiğini öğrenir. Kâtibinden söylediklerini yazmasını ister. Mektubu ayyaşa vermek için birini görevlendirir. Elçisine, gidip ayyaşı bulmasını, mektubu ona ayıkken vermesini söyler. Şam’a ulaşan elçi ayyaşı kör kütük sarhoşken bulur, öyle ki ancak ertesi gün ayılır.

“-Ömer’den sana mektup var!” diyerek, elçi mektubu ayyaşa verir.

Hz. Ömer (r)’in adını duyan ayyaş, korkuyla; “-Ben Ömer! Sen ayyaşın tekiymişsin. Elçime teslim ol! Gelince sana yapacağımı bilirim!” diye tehdit geldiği zannıyla titreyerek açar mektubu. Bu mektup sadece ayyaş adama değil, aslında hepimize yazılmıştır. Peki, ne yazıyordu?

Bismillâhirrahmânirrahîm “-Hâ Mîm. Bu Kitap (Kur’ân) çok güçlü, her şeyi eksiksiz bilen, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, (vazgeçmeyip günahta ısrar edenler için ise) azabı çetin, lütuf sahibi Allah tarafındandır. O’ndan başka ilâh yoktur, dönüş O’nadır.” (40/Ğâfir, 1-3) Azîm olan Allah doğru söyledi.

Evet, koca Halife sadece bunları, Ğâfir Suresi’nin ilk ayetlerini yazdırmıştı. Adam mektubu okuduktan sonra ağlamaya başlar ve

“-Bu mektup Ömer’den değil, Ömer’i de beni de yaratan Allah’tan gelmiş bana!” der. Alkolü bırakıp hemen o anda tevbe eder.

Buradan pek çok ders çıkarılabilir. Ancak biz şu kadarını ifade edelim; En günahkâr insanlar samimi bir tevbeyle cennetlik olabilir. Kaza namazı borcu dahi olmayan insanlar, maazallah ayakları kayarak bütün amelleri iptal olup cehenneme düşebilir.

Ne mutlu; günah müfettişliği yapmadan, kimseyi geçmişiyle yargılamadan, hak sözü tatlı dil (kavl-i leyin) ile söyleyip insanları yalnızca Rabbine davet edebilenlere…

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

Yorum Yok

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.